0

#ArtvineDokunma #ხელებიშორსართვინისგან

#ArtvineDokunma

20 yılı aşkın süredir Artvin’in insanları, bakır ve altın madenlerine karşı direniyor. Artvinliler, bu yıllar boyunca Kanadalı iki maden şirketini bozguna uğrattı ve evlerine gönderdi. Ne yazık ki bugün, bu efsanevi direniş yalnızca maden şirketlerinin değil hükümetin de saldırısına uğruyor.     

Bu hafta başlarından bugüne direnişe katılan Artvinliler, polis ve jandarma tarafından saldırıya uğruyor. Polis ve jandarmanın eylemlerininse bu bölgede maden çıkarmak isteyen şirket Cengiz Holding tarafından buyrulduğu oldukça açık. Cengiz Holding çeşitli inşaat, enerji ve maden projeleri yürüten bir büyük şirket. Cengiz Holding’in projeleri yalnızca Türkiye’de değil Bulgaristan, Azerbaycan ve Ermenistan’da da doğayı katlediyor. Şimdi ise sıranın Artvin’in merkez ilçesinde yer alan Cerrattepe’ye geldiğini düşünüyor.

Mahkemenin maden istemeyen Artvinlilerin lehine karar aldığı ve uzmanların maden çıkarılmasının ne büyük boyutlarda hasar yaratacağının altını çizdiği halde, 16 Şubat 2016’da Cengiz Holding çalışanları Cerratepe’deki ağaçları katletmeye başladı.

Artvin halkının öfkeli direnişi günlerdir devam ediyor, Artvin’de hayat durdu. İnsanlar inşaat alanına giden yolları özel araçlarıyla işgal etti. Halk sokakta yaşam alanını, sağlığını, geleceğini ve doğayı savunuyor. Hükümetse Cengiz Holding’in yardımına koşmakta gecikmedi. Artvinliler 6 komşu şehirden getirilen destek kuvvetleri tarafından vahşice gaza boğuldu.

Cerrattepe Artvin’in kalbi. Artvin’in su kaynağı ve şehir merkezine çok yakın. Bu bölgede maden çıkarılması suyu ve toprağı zehre boğacak ve eninde sonunda yerli halkı göç etmesi gerekecek. Cerratepe Batum için de çok önemli. Aynı coğrafyanın şehirleri bu mücadelede beraber ayakta durmalı. Cerattepe’de maden çıkarılması Batum’a da ilk elden zarar verecektir. Cerattepe Kafkaslar için hayat demek. Maden rezervleri Artvin halkının olduğu kadar aynı zamanda 200 Küresel Ekolojik Bölge olarak bilinen endemik ormanların da evi.

Türkiyeli Genç Yeşiller ve Gürcistanlı Genç Yeşiller Cerattepe’nin yıkımına karşı beraber ayakta duruyor.

Biz Türkiyeli Genç Yeşiller ve Gürcistanlı Genç Yeşiller, Kafkaslardaki diğer arkadaşlarımızı da bizimle birlikte dayanışmaya çağırıyoruz. Balkanlar’daki ve Avrupa’daki arkadaşlarımızı desteğe çağırıyoruz.

#Artvinedokunma

#handsoffArtvin

#ხელებიშორსართვინისგან

Reklamlar
0

Protests in Turkey against Azerbaijan Dog Massacre

  Azerbaijan has been protested on 15th of March  in three major cities of Turkey -Istanbul, Ankara and Izmir- following the footage on international media that shows Azerbaijan authorities burn live dogs as a preperation for 2015 European Games. Activists urged Azerbaijan to stop the massacre right away.

Animal rights activists have staged a demonstration in front of Istanbul Azerbaijan Consulate to protest mass destruction of stray animals in Azerbaijan for 2015 European Games. More than 100 people in Istanbul has marched to the Consulate with a banner reading “Baku is Burning Dogs” and spilled sacks of ashes in front of the Consulate to commemorate burned dogs.

ist azerbaycan eylemi 1 (1)

Activists gathered in front of Akmerkez Shopping Mallin business district of Istanbul, Levent and walked towards the Consulate. One-track of Zeytinoglu Road that leads to Istanbul Azerbaijan Consulate has been blocked by rallying people and the slogans chanted such as: “Baku means Massacre”, “Azerbaijan Smells Like Blood”, “Don’t Stop Shout, Freedom is a Right”. Turkish riot police has welcomed the crowd in front of the Consulate and informed them that they cannot rally in front of the Consulate. After a short quarrel, activists managed to proceed their demonstration in front of the Consulate.

Guray Tezcan who read the press statement reminded that animal massacre for 2015 European Games is not a single issue, but a part of ongoing effort in Azerbaijan to eradicate stray animals. Tezcan gave the example of another massacre in Azerbaijan that happened in 2012 for Eurovision Song Contest. Tezcan also said that “The idea to eradicate stray animals in the name of modern civilization is not just torturing animals but also Azerbaijani people who raise their voice for animals. Many people have been prosecuted and repressed because of peaceful demonstrations.”

At the end of press statement, Tezcan reminded recenlty built massive (20.00 dogs capacity) Kisirkaya Dog Shelter of Istanbul and said: “Stray animals belong to the street, not to massive and remote concentration camps.”

Following the statement, activists piled sacks of ash in front of Azerbaijan Consulate to commemorate burned dogs and chanted: “We are all animals, You can’t reduce us by burning!” Some activists placed stickers in the shape of Azerbaijan flag on top of the ash, but police acted quickly to pick them up due to a Turkish law that bans official flags to lay on the ground.

Animal rights activists called all rights defenders to pressure Azerbaijan and boycott 2015 European Games until this mass murder stops. International protests against Azerbaijan will continue on 16th March in front of Azerbaijan Consulates in Tbilsi and Moscow.

15.03.2015 / Freedom to Earth Association Press Release

ist azerbaycan eylemi 3 (1)

ankara azerbaycan eylemi (1)

ist azerbaycan eylemi 2

2

“Ararat bizim taraftan daha güzel görünüyor.”

Ermenistan Amerikan Üniversitesi’ni ziyaret ettiğimizde koridorlar arasında yürürken, bir anda çıktığımız camekan geçişin ardındaki küçük ve büyük Ağrı manzarası, bizi olduğumuz yere çivilemeye yetmişti. Erivan’a çok yakın, ama bir o kadar da uzak. Sanki şehir bitince Ararat başlıyor gibi, ama aslında başlayan sınırlar.

Şehrin her yanında, tablolarda, kupalarda, restoranların duvarlarında Ararat çizimlerine rastlıyoruz. Elini uzatsan tutacakmışsın gibi yakın ve bulutların arasından, gün batımında kızıla boyanan karlı tepeleriyle, hatırlattığı anlattığı çok şey var Ermenilere. Batı Ermenistan, Doğu Anadolu, Kuzey Kürdistan. Herkesin kendini merkeze koyarak konumlandırdığı içinde yaşayanların birbirinin komşusuyken merkezlerin düşmanlaştırdığı insanların toprakları. Photo18_17 Bi de nar… Narın Ermenistan için tam olarak, yani resmi söyleminde ne ifade ettiğini bilmiyordum. Oradaki arkadaşlarımızın anlattığına göre, buralarda bol yetişen, bereketi sembolize eden ve geçmişi çok eski tarihlere dayanan bir semboldü sadece. Arkasında belki çok efsanevi bir hikaye yoktu ama bir sonra duyacağımız açıklamadan daha umut vericiydi bir milletin sembolü olmak için. Bir başka gün bir seramik atölyesinde nar formunda türlü eşyalar yapmış olan bir sanatçı, bize narın içindeki her bir tanenin, soykırım sırasında Ermenilerin bir günde yiyebildikleri yemek miktarını temsil ettiğini söyledi. Narın temsil ettikleri artık bereketten, iyi şanstan ziyade korkunç bir tarihin sembolü olmuştu bu yeni hikayede. Bu hikaye arka planda anlatıla dursun, gündüzlerimiz nar ve Ararat temsillerine doysun, bir gece rüyamda kör göze parmak bir olay yaşandı. Ailemin Ankara’daki evindeki mutfaktayım. Belki yüzlerce nar kesmişim. Tezgah, yerler her yer kesilmiş ama yenmemiş narlarla dolu. Ve tüm duvarlar, ellerim, yüzüm kıpkırmızı nar suyu içinde. Ailem bir sebeple evde değilmiş ve teyzem ve eniştem beni ziyarete geleceklermiş. Gelip de mutfağı o halde gördüklerinde, birçok defa özür dileyip, hemen temizleyeceğimi, sorun olmadığını söylüyorum. Hayatımda suçluluk duygusunun bu kadar net bir şekilde sembolleşerek rüyama yansıdığını da görmemişimdir. Oysa ki bu rüya hanemize bereket yağacak diye de yorumlanabilirdi. Sadece bu deneyimleri yaşamak için bile gitmek yeterliydi aslında ama asıl sebebi ziyaretimiz daha ulvi bir amaca hizmet ediyor kanımca. Aslında, yazının buradan sonrası bir gezi yazısı kıvamında konyağa, Ermeni yemeklerine ve Ermeni kadınlarına güzellemeler düzerek de devam edebilirdi. Artık bir dahaki sefere. Photo28_28 Bir çok kurum tarafından oluşturulan Türkiye Ermenistan Normalleşme Sürecini destek programı kapsamında, Hrant Dink Vakfı’nın desteğiyle Yeryüzü Derneği ve Ermenistan’daki partner örgüt Forum 21st Century Young Leaders’ın yürüttüğü Türkiye Ermenistan Çevre Aktivistleri Platform Projesi kapsamında ziyaretler yapmaya gittik Genç Yeşillerden 2 toplamda 6 kişilik ufak bir ekiple. 4 buçuk gün boyunca pek çok kişi, dernek ve oluşumla tanıştık. Bir onlar dert yandı, bir biz. Anlatılanlar öylesine Türkiye’deki ekoloji hareketinin ve ekolojik sorunların bir ekosu gibiydi ki, bir sonraki adımda ne olacağını tahmin edebilirdiniz kolaylıkla. Sadece nüfusla ve ülkenin büyüklüğüyle orantılı olarak ölçeği küçültmek gerekiyordu. Peki biz, Gezi’den bir kaç ay önce Erivan’daki Mashtot parkını korumak için başlayan ardından yine bir kamusal ve yeşil alan mücadelesine dönüşen hareketten, güzeller güzeli Trchkan şelalesini HES’ten korumak için saçlarını kazıtan gençlerden neden habersiz kaldık? Yanı başımızdaki Sovyet zamanlarından kalma nükleer santrale Ermenistan’ı mecbur bırakmamak için ne yapabiliriz? Türkiye’de sonuncusunun da bir marifetmiş gibi avcılar tarafından avlandığı leoparlar Ermenistan’da hala varlar, ama yaşam alanları Türkiye’nin içlerine dek giriyor. Aman girmesin, biz koruyamayız diye sınırları mı yükseltsek?

Lafın kısası, Ermenistan’la ilişki kurmaya, Erivan’ın bodrum katlarındaki barlarında, ucuza konyak içerek de başlayabilirsiniz benim yaptığım gibi. Etrafınızda zaten sizi fark edip yanınıza gelecek, size İskenderun’lu, Muş’lu, Kayseri’li büyük babalarından öğrendikleri, hatırladıkları cümleleri, kimi zaman küfürleri (size karşı asla değil) sıralayacak pek çok güzel insanla tanışır, beş dakika önce rap yapılan barı halayla kapatabilirsiniz. Sonra belki gün olur doğa için de, birbirimiz için de dayanışacağımız vakit gelir, kim bilir? Photo33_34 Gizem Kastamonulu

Fotoğraflar: Pelin Atakan

1

Boncuk koş, sana “Bahçeli Yaşam Alanı” yaptık!

İstanbul’un Sarıyer ilçesine bağlı Kısırkaya köyü, son düzenlemeyle artık ‘mahallesi’, mahalleleşme sürecinin etkilerini türlü şekillerde yaşamış Karadeniz’in kıyısında, muhtemelen bir zamanlar plajıyla, tarlalarıyla hayvanlarıyla hayat dolu olan, şimdiyse hafriyat kamyonlarının cirit attığı, her tepesi vadisi kelleşmiş bir köy. Normalde belki de hiç yolumun düşmeyeceği bu köye,  Bağımsız hayvan Özgürlüğü Aktivistleri, İstanbul Kent Savunması, Kuzey Ormanları Savunması, Sarıyer Kent Dayanışması ve Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nin çağrısıyla, yapılmakta olan, hatta yapımı tamamlanmış “Kısırkaya Geçici Sahipsiz Bakımevi ve Bahçeli Yaşam Alanı’ isimli barınağın aslında sokak hayvanları için ne demek olacağını görmeye ve göstermeye gidiyoruz.

Kısırkaya köyünde yaşayanların dertlerini Köy Derneği’nden Nurcan Abla anlatıyor: “Önce arazilerimizi aldılar, tarım yapamaz olduk; sonra meralarımızı aldılar, hayvancılığı bitirdiler. Sonra plajımızı yıktılar, turizmden üç beş kuru kazanan gençlerimizin ekmek kapısını kestiler.” Ama mahalle olduk. Böyük şehre bağlandık. Yaşayanlarına yaşamlarını devam ettirecek hiçbir olanak bırakmayan bir mahalle olduk.

Gençlere köyde çalışma olanağı yok mu? Şehir merkezine gelirler, ne olacak ki! Bakın 8 şerit yollar yapıyoruz. Sizin köye kadar. Toplu taşıma da olacak, yalnızca 3 aktarmayla işlerinizden evlerinize ulaşabileceksiniz. Hem 3. Havaalanı da hemen yanınızda, yurt dışı iş seyahatleriniz için evinizden çıkıp uçağa binebileceksiniz. Her mahalleye bir havaalanı yapalım diyoruz. Hem bakın, eskiden buralar hep pislik içindeydi, toprak, çamur. Şimdi asfalt, beton olunca ne güzel oldu. Yıkayıp çıkarsınız. Üstelik şimdi, o sürekli ilgi alaka bekleyen, yemek isteyen, sokaklarda yatan, bitli pireli sokak hayvanlarından da kurtulacaksınız. Çocuklarınızı artık gönül rahatlığıyla sokağa çıkarabilirsiniz. Güvenli ve temiz sokaklar, pırıl pırıl gelecekler!

Kısırkaya’da yapımı neredeyse tamamlanmış Kısırkaya Geçici Sahipsiz Bakımevi ve Bahçeli Yaşam Alanı’na doğru yürüyoruz. Cumartesi gününün meşhur lodosu bizi denize doğru itelerken, iki saniyede bir geçen hafriyat kamyonlarının toprak yolda açtığı tekerlek izlerine bata çıka, tesisin kapısına varabilmek için demir tellerin yanından uzun süre yürümemiz gerekti.  Tesisin 158 dönüm olduğu yazdı gazetelerde. Böyle sayıları okuyunca insanın aklında pek bir şey canlanmıyor. Ama yanına gittiğinizde de, alanın ne kadar büyük olduğunu aklınız almıyor.

 

IMG_1146

 

Tahminimce 20-30 hayvanın koyulacağı, küçük bölmelerin olduğu yapılar tüm alana yayılıyordu. “Bir de ağaç dikmişler yanına” diye söylendim içimden. Böyle tesislere dikilen her çiçek, ağaç işlenen suçu örtme çabası gibi geliyor. Sonra adına takılıyorum tesisin “Kısırkaya Geçici Sahipsiz Bakımevi ve Bahçeli Yaşam Alanı’. ‘Geçici’den başlayalım. Eğer hayvanları geçici olarak buraya alacaklarsa, örneğin tedavi amaçlı veya rehabilitasyon amaçlı diyelim, sonrasında geri sokaklara mı bırakacaklar? Burası geçici bir barınma yeri olacaksa, neden bu kadar büyük?  Sayılar olmadan bir şey söylenmek zor belki ama geçici bakımevi olması ancak ve ancak, hayvanların bir süre sonra burada dolaylı veya dolaysız kasten öldürülmesi sonucu doğuracak gibi görünüyor.

Sahipsiz kelimesinin ne demek olduğunu anlamak için hayvan sever camiayla da mücadele etmek gerekiyor. İnsanın ‘bazı’ hayvanların sahibi olması, ‘bazıları’nın sahipsiz kalması sonucunu çıkarıyor. Bu sahiplik yalnızca evde kedi köpek beslemekle değil, diğer hayvanların etini ve diğer ürünlerini tüketmekle de olabiliyor. Böylesi bir durumda da bize bir faydası olmayan, üstelik sokaklarda görüntü kirliliği de yaratan sokak hayvanları “sahipsiz” duruma düşmüş oluyor ve şehirlerin onlardan temizlenmesi gerekiyor.

Bakımevi ve bahçeli yaşam alanı, tesisin sıfatlarından ikisi. Hayvanlara ne tür bir bakım hizmeti verileceğini bilmiyoruz ama buranın bahçeli oluşu, (ağaç dikmişler ya) etrafı 2-3 metre tel örgülerle çevrili bir hapishane oluşunu ortada kaldırmıyor. ‘Yaşam alanı’ lafı ise bizim bu hayvanlara ne tür bir yaşamı layık gördüğümüze göre değişebilecek bir kavram. Onların nasıl, nerede yaşamak istedikleri, doğup büyüdükleri, insanlarla birlikte yaşadıkları sokakları terk etmek isteyip istemediklerini zaten sorgulamıyoruz. Çünkü bizce, insanlardan, şehirden, uzun yıllardır yaşam alanı belledikleri sokaklardan alınmaları onların hayrına. Biz onlar için en iyisini biliriz.

Sokaklardaki hayvanların kötü durumda oluşu bu tür barınaklar için hep bir bahane olmuştur. Vatandaşı da ikna etmenin en etkili yoludur. Sokak hayvanları sokaklarda elbette her zaman mutlu mesut yaşamıyorlar. Yiyecek bulmakta, kış sezonunu geçirmekte zorlanıyorlar, bir de üstüne insanlardan kötü muamele görüyorlar, trafik kazalarında ölüyorlar. Fakat bunları engellemenin yolu da onları barınaklarda ölüme terk etmek değildir. Sokaklarda onlarla yaşamı birlikte kurmaktır. Dayanışmaktır. Çünkü onlar, insanlara rağmen insanlarla dayanışmayı sürdürürler.

#KısırkayaToplamaKampı   #KısırkayaÖlümKampı #Kanlıtasarıyıgeriçek

 

IMG_1152

IMG_1155

 

Gizem Kastamonulu

Fotoğraflar: Esin Erben

0

Charlie Hebdo’yu tartışırken

Varsa yoksa mailde tartışıyoruz, ama o kadar tartışıyoruz ki mail grubunda olmayanlar da okusun istedik.

Buyurunuz Charlie Hebdo katliamının ardından Genç Yeşiller mail oturumu:

Genç Yeşil: Charlie Hebdo’ta karşı bayaa ağır konuşan faşistlikle seksistlikle ve homofobilkille suçlayan bir yazı. “Ama” cı olmak istemiyorum tabi, çok üstüme gelmeyin şu an belki bunları konuşmak anlamsız ama ölü sevici olup faşizmi pompalamayalım diye. sonuçta en azından ben bilmiyodum dergiyi muhammed karikatürüne kadar. İfade özgürlüğü ve nefret suçu arasındaki ince çizgi işte. Kafam zaten bi dolu şeyle, hocadan azar yemişim, bi de bunlar çıkıyor iyice kafam karışıyor ya.

 

Genç Yeşil: Evet düşündüren bir yazı.. ‘Ama’ lardan bağımsız okunduğunda “ya bi dakka” dedim galiba ben de. Bu kadar “sert” çizer miydim diye düşündüm, yo hayır dedim ben bu kadar “sert” olamam. Nefret ve ifade özgürlüğü arasındaki ince çizgi sanırım burada duruyor. Sonu iyi ama.. Buraya tutunmaya karar verdim sanırım;

“Nobody should have been killed over those cartoons.”
Fuck those cartoons.” <<(Bu lafa tutunmakta zorluk çekiyorum hala, o ayrı)

Genç Yeşil: Ya karikatürlerin içeriği, ne olduğu en azından şu an ne kadar önemli ki yapmayın etmeyin. makaleye de bakmadım; çünkü yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla, şöyle: daha gelmediğimiz yerlerden bahsediyor. En azından ben yas felan tutmak, kırıp dökmeden kızmak istiyorum. Cumartesi fransız kültürün önünde insanlar buluştuktan sonra da bütün makaleleri okucam. salak komünist karikatür dergilerini, hatta bizimkilerin beyaz türk kemalist hallerini en güzel ben eleştiricem. ölmekten korkmadan ama, di mi. ne kadar lafı uzatsan sonunda olay, kimse o karikatürler için ölmemeliye gelicek ve öncesiyle çok ilgilenmiyorum bişiler yapmadan. gaza mı geldim? iyi insanlar olmak için çok uğraşıyoruz ve bunları hak etmiyoruz.

Fransız Kültürün önünde Je suis Charlie parkartları vardı. çiçek bırakmışlar; ama yani çok az. birini alıp istiklalde ürüdüm önce. bi çeşit nabız yoklama. insanlar bakıyor tabii ama çoğunluğu bakmıyo. laf felan atıyorlar tabi. biri alkışlıyo, fotoğrafımı çekenler oldu. sivil olduğunu son 5 dakkada fark ettiğim iki kişi beni beşiktaş dolmuşlarının oraya kadar takip etti. – oraya kadar gelip dönmelerinden anladım. sonra beşiktaşta dolandım. meyhanelerin önünden biri çıktı, bu ne demek şimdi dedi. anlattım. yürümeye devam ettim. arkadan bağırdı sen hangisini tutuyosun diye. charlie’yi dedim. yanıma kadar koştu. sen müslüman mısın dedi. değilim dedim. hah işte, ayıp değil mi peygamberimize yakıştırdıkları bi kere daha yaparlarsa bir kere daha ölmeleri lazım, dedi. seninle bu konuda tartışmak istemiyorum dedim. ilerledim. arkamdan orospu dedi. hay hay yani. helal felan diyenler vardı bu arada oturdukları masalardan, sonunda birilerini gördük felan dediklerini duydum. 2 saniye sonra yol sonunda sokak bitince de bi grup alkışladı beni. yolda yürürken arada ben de, me too felan dediler. ıhlamurdere caddesinde yürürken bi araba biraz önümde durdu ilerledi durdu ilerledi 3 kere. işte burda tırstım lan. görmemek sinir bozucu. şimdi yarın da dans dersine ve okula aynı şekilde gitmeyi planlıyorum. cumartesi fransız konsolosluğunun önüne gelene kadar böyle yaşamayı planlıyorum. bakalım. bu tepkileri farklı şekillerde yazıp bizim blog’a koyabilirim isterseniz..
Evet bi yandan içiyorum. kombi bozuldu. Bi tane elektrikliyle idare ediyoruz. Isınmak lazım.
Genç Yeşil: Ya zaten çekince koyarak yazdım. Ama bi de ölümün hiyerarşikliğinden bahsediyorum. Bugün Irak’ta 150 kadın Afrika’da binlercesi öldü. Çok olunca isimlerini pankartlara sığdıramıyoruz diye mi yaslarını tutamıyoruz? Müslüman kadını aşağılayan Charlie de öldü Müslüman kadın da
Genç Yeşil: Read the context of the sentence, diyesim geldi 🙂 Bu dediğinin cevabını bilmiyorum ve beni harekete geçirmiyor şu an. Bir şey yapmak istiyorum sadece. senin ya da benimle alakalı değil bu..
Genç Yeşil: Helal olsun lan Genç Yeşil.
Genç Yeşil: Genç Yeşil’e katılıyorum, bütün kafa karışıklığını paylaşıyorum. Özellikle de “ölümün hiyerarşisi” konusunda. Bütün dünya, avrupa kökenli kültürün altında ezilip boğuşurken, yüzyıllardır akan kan durmazken, Paris’te radikal islamcılar tarafından öldürüldüler diye bu insanların ölümleri… (şiddetin uzun yüzyılı bitmedi, hala yaşanmaya devam ediyor. tarihin biriktirdikleri ortaya saçılmaya devam ediyor ve ne yazık ki hiç de güzel değil manzara 😦  )
Elbette bir şeyler yapmak gerek, ama şiddet ve nefret sarmalından çıkmaya davet eden bir şeyler, gibi geliyor bana…
partinin açıklamasını çok beğendim bu anlamda.
1506429_439329562887278_4641433752050713647_n
Genç Yeşil: Buraya uzun bir yazı döşemek isterdim ama halim yok. Genç Yeşil’in yaptığı eylemi çok ilginç buldum gerçekten. Kesinlikle bununla alakalı bir yazı yazmalısın, aslında videoya çekmek de epey ilginç olurdu.
Bu ölümlerin (Charlie ve Genç Yeşil’in bahsettikleri) karşısında, harekete geçme itkisini bulup yitirmen de çok ilginç ki ben de ayı şeyleri hissediyorum; genel olarak…
Yalnız bu saldırılarda öldürülen karikatüristlerden biri, sanırım Wolinski, “eğer tamamıyla özgür olursak toplum bizi cezalandırır,” gibi bir cümle sarf etmiş verdiği röportajların bir tanesinde. Saptama, düşününce hayret verici değil ama, cezanın ifası çok çarpıcı oldu. En korkulu rüyalardan çıkıp gelen teröristler, mutlak bir ifade özgürlüğünü sergilediklerine inanan insanları infaz ettiler. Yaptıkları her ne kadar kaba güldürü, düşük işler olursa olsun, batılı normlarda ifade özgürlüğü içerisindeydi.
Kaldı ki batılı normları çıkarınca elimizde Hayrettin Karaman isimli bir fıkıh seri bandı markası kalıyor ki, “oradan” gelecek referansı değerlendirmeyi düşünmek dahi bende hüsrandan boğulma hissi yaratıyor. Zaten, dün Bahar’ın elinde pankartla yürüdüğü sırada tecrübe ettiği gibi, her adımda, iki yüzlü müptezeller tarafından çatılan ecüş-bücüş bir kamusallığı içimize soluyoruz. Hemen hemen her meselede inanılmaz bir ikiyüzlülükle hareket eden (peygamberimiz deyip ertesi cümlede orospu diye bağırmak tipik bir örnek olmuş), hıncını ağır çekimli bir intikama dönüştüren bir şey bu. İşin beteri de bu işler karşılıklı: sanırım sırf eylem sıfır teori net bir şekilde kendi aktivizmimi tanımlayan şey. Tam da bu yüzden alternatif g20’yi çok yapmak istiyorum. Gerçekleştiğinde rahatsız edici şekilde sakat bir iş olacak. Düşünsenize, birer ingiliz ve amerikalı buraya orta doğuda sosyal özgürlük tartıştırmaya geliyor :))
Sırf eylem sıfır teori demişken:http://www.youtube.com/watch?v=Dj_b3QOEFYU
Charlie’ye, eylemlere ve Genç Yeşil’in paylaştığı yazıya dönmeme müsaade edin, olayın olduğu günün akşamı Bernard-Henri Levy France 24’e çıktı, bu bir savaş ilanı dedi. Bu eylemle Fransa’nın ve Avrupa’nın değerlerine karşı savaş açılmış… Ardından, Ulusal Cephe’nin bu durumdan hiçbir fayda sağlayamayacağını, bu iki aşırı ucun (Ulusal Cephe’nin ve İslami Radikalizmin), Fransız halkının vakar tavrında boğulacağını söyledi. Dün akşam ise Rengin Aslan twitterda olayın olduğu andan beri Camilere vesaire kutsal mekana ve Müslüman kimselere yapılan saldırıları paylaştı, liste uzun… Bu yüce gönüllü yas zamanla sıkacaktır, görülüyor. Bu yüzden Genç Yeşil’in paylaştığı yazının büyük bir kısmına katılıyorum. Charli’de öldürülenlerin anısına olay gününde çizilen karikatürlerin birinde kalem, kalem açacağı, silgi ve pergel enstelasyon ile uzun namlulu bir tüfeğe dönüştürülüyor ve meslektaşlar (karikatüristler) silah başına çağrılıyor. Bu karikatürün neden sakıncalı olduğunu da yazar güzel özetliyor.
Dünya sıfır noktasına yaklaşırken, bizim bu memleketten aşina olduğumuz elim sende oyununu, bu şizofrenik hıncı artık batıda daha da yaygın bir şekilde göreceğiz, zaten görmekteydik. Bu saldırı çok şeyi değiştirecektir, biz etkilerini hissetmeyeceğiz belki, çünkü zaten o iklimin içerisinde yaşıyoruz. Fakat tarih, Charlie Hebdo’ya yapılan baskın ile herkese pandik atmış oldu. Uygundur, ve bence yası tutulmalıdır. Cumartesi bir etkinlik olursa orada olacağım.
Not: Sabah sınavım vardı benim ya… Gördüğünüz üzere kendimi tutamayarak yazıyı döşedim. Paylaştığım video birçoğunuzun bildiği gibi Waking Life filminin. Richard Lintaker insanın son çektiği film Boyhood’u izlemeyen varsa bence kesin izlesin.
Genç Yeşil: Genç Yeşil’in paylaştığı yazıyı henüz okuyamadım ama fikirleri anladım. Charlie Hebro’un aşırı uç karikatürlerini ifade özgürlüğü olarak değerlendirebilir miyiz.
Birinin bir yorumu vardı facebook’ta, Charlie en uçları çizerek bir özgürlük alanı yaratmaya çalışıyordu. Çizerler özellikle provokatifti, insanları aşağılamaktan zevk aldıkları için değil ama insanların limitlerini zorlayarak ifade özgürlüğü alanını genişletmek için.
Anlıyorum nasıl bir his olduğunu. Dinlerle ilgili çizdikleri hiç umurumda değil çünkü din umurumda değil, ama iş seksist ve ırkçı diye tanımladığımız çizimlere gelince bana da dokunuyor.
Derken katliama geliyorum. Dün Muhammed karikatürü çizdin diye öldürüldüysen veya sansür yediysen, ertesi gün imam karikatürü çizdin diye, bir sonraki gün de siyasetçi çizdin diye sansür yiyebilirsin – veya korktuğun için daha azını yazıp daha hafifini çizebilirsin. Korkmuyoruz da burada önemli.
Türkiye’de düşünelim. Musa Kart’tan ve Penguen’den sonra tekrar bir Tayyipler Alemi karikatürü düşünebilir miyiz? Otosansür. Peki din ve cinsiyet rolleri ve milletle ve vs. ilgili dogmaları nasıl yıkacağız sürekli sınırları daraltırsak?
Ben bu haberi gördüğümde Green European Jorunal için Türkiye’de ifade özgürlüğü dosyası hazırlıyordum ve hala günlerdir etksinden çıkamadım. Bombok oldum. Bana ne kadar yakın olabileceğini düşündüm. Bir insan fikrini – fikiri ne olursa olsun – yazarak, çizerek ve konuşarak ifade ettiği sürece ifade etmeye devam edebilmeli. Uçlardan niye korkuyoruz?
Son olarak iki nokta:
1. Bu tartışmaları Blog’a koyalım mı? Koyacaksa isimle mi rumuzla mı koyalım? (Editörün notu: Buna kimse cevap vermediği için herkesi Genç Yeşil yazdım, böyle yazınca da 1984 gibi oldu, ama herkesin genç yeşil olduğu bir versiyon. Çok acayip. Geyik bit)
2. Cumartesi eylem için bayraklar bende. Saat duyurulsun. Gideceksek de Leman, Gırgır  (kalmadı hoş), Uykusuz gibi dergilerle ve Musa Kart gibi karikatüristlerle de dayanışma içinde olduğumuzu gösterelim. Cumartesi ben gelemem normalde ama bu dediğimi yapacaksak (yaratıcı eylem düşünelim) elimden geleni yapar, gelirim
Genç Yeşil: Söylemeye çalıştığım şu:

-Saldırıyı kınıyorum. Aması falan yok

-Kınama şeklinde, gayet teknik olarak, charlie hebdonun ırkçı söyleminin çoğaltılması beni tedirgin ediyor. Buyüzden de Je suis Charlie diyemiyorum

-Bugün Charlie’nin yasını tutmamız gerekiyorsa, hergün birilerinin yasını tutmamız gerekiyor. “Ben iki binden fazla insanım” da de o zaman. Je suis Charlie Hebdo daha mı havalı? Goodluck Jonathan bile bu saldırıyı kınadı kendi evinde 2000 kişinin öldürülmesini kınayamadı.

-Her yaptığım samimiyetsiz geliyor kendi açımdan. Kendimi konumlandırmaya çalışıyorum. Bunda duygu ve düşüncelerim kadar, başkalarının, saygı duyduklarımın da kendini nasıl konumandırdığı beilrleyici oluyor. Yine bir posizyon alma çabası. Kim daha insan belirleme savaşı.

-batının müslümanla kadınla siyahla dalga geçmeye hakkı varsa, doğunun da ÖLDÜRMEYE DEĞİL – ALINMAYA hakkı var. Keşke bu karikatüristlerin karşılıklı çizişmeleri şeklinde olsa.

1-qyQQr8Eu9AhBfMxkSEfUSQ
yeterince çarpıcı değil di mi, az like alır
-hiç bi zaman tam olarak doğru olamayacağımı, her yaptığımın başka bir açıdan başka kötü sonuçlara yol açacağını düşünmem de eylemsiz kılıyor evet.
provokatif olmuş olabilirim.
ya ben günlerdir evde bilgisayar başında ödevler yazıyorum. ruh halim çok sağlıklı değil
düşüncelerim de karşışık
dikkate almayıp beni kendi halime bırakabilirsiniz.
0

We are on the verge of a civil war in Turkey

For the last two weeks, the situation has been growing very tense in Turkey, especially in the Eastern part and at the Syria borders and yesterday it has reached a peak.

At yesterday’s and today’s protests to show solidarity with people of Kobane and to call Turkish government to action, around nineteen people were killed by police and six cities are put under curfew. Flights are cancelled to Diyarbakır; which makes it harder for national and international press to reach the area and report the news. We cannot get any official, unbiased, uncensored news on what has been going on in the eastern parts of Turkey.

Turkish government has been blind to the situation in Kobane, and the inaction of Turkish government is driven by the historic enmity towards Kurdish people. The government is fueling rising separation among Kurdish and Turkish people, endangering peace process and pushing people towards a civil war.

An ethnic and religious cleaning in the region has been going on, Yezidi and Kurdish people’s lives are at stake. And death doesn’t have religion or ethnicity. Standing by Kobane is standing by peace, we are raising our voices in solidarity with people of Kobane. We are raising our voices against war and violence, but for peace.

While we are waiting for the behind the doors political negotiations to end, Kobane is getting closer to fall. While we are waiting, the separation between Turkish nationalists and Kurdish people is rising. While we are waiting the peace within Turkey is ending. This waiting is costing people’s lives, it is costing peace.

Dear green friends, we need your support to gather attention to what has been going on in Turkey and Syria.

0

Tatava yapın!

llk oy kullandığım seçimler 2007 Türkiye genel seçimleriydi. 2002’de AKP gümbür gümbür meclise girmişti, 2007 seçimleri öncesinde “AKP’ye karşı oy kullanıyoruz” örgütlenmesi bazı cenahlarda tohumlanmaya başlamıştı – mesela Ankaralı ve Çankayalı olarak benim çevremdekilerde. Bilmeyenler için: Çankaya 80lerde solcu veya sağcı olarak bölünen zamanın Ankaralı gençlerinin yetişkin yaşamlarını ulusalcı olarak sürdürdükleri ilçedir.

Yeni 18’ini doldurmuş birisi olarak heyecanla seçmen kaydımı yaptırmıştım. annem heyecanla beni kayıt yaptırmaya sürüklemişti. Bir oy bile değerli. Oy kullanacaktım da kime, neye oy vereceğim hakkında en ufak bir bilgim de yoktu. Üniversiteye girene kadar olan tüm zamanımı dershanelerde bir takım sınavlara hazırlanarak geçirmiştim. Test kitabı hariç kitap okumamıştım. Eh bu kadar çalışma karşılığı iyi bir üniversiteye “kapak atınca” ilk senemi de sarhoş geçirmiştim. O dönem de pek elime kitap aldığım söylenemez.

Hatırlıyorum, 2007 seçimleri öncesi topluca yemeğe gitmiştik, tek gündem seçimler. Herkes ikna olmuş, çok düşünülmeyecek, AKP’ye karşı oylar ana muhalefete basılacak. Bana da CHP’ye veya MHP’ye oy vermem gerektiği söyleniyor.  Bir aile dostumuz demokrasinin böyle bir şey olmadığını, benim değerlerim ve düşüncelerimle en çok uyuşan partiye oy vermem gerektiğini ve mesela kendisinin bu nedenle ÖDP’ye oy vereceğini söyledi. Orada garibanı hain ilan edebilecek bir güruh vardı. Ettiler de gerçi: “Oyları bölüyorsunuz, sizin gibiler yüzünden biz “bunlar”dan kurtulamayacağız.”

Şimdi yine aynı muhabbet kaldığı yerden tam gaz devam. “Tatava yapma #basgeç”, yerelde İstanbul için “Sırrı Süreyya Sarıgül’ün oylarını bölüyor” ya da en sevdiğim “Ortamlarda Sırrı’ya verdim dersin, kim nereden bilecek?

Yani sizi bilmem arkadaşlar ama ben oyumu ortamlarda hava atmak için kullanmıyorum. Bu ülkede oy kullanmak gaz yemeden yapabileceğimiz tek politik “eylem” olabilir. Oylarını nasıl tatava yapmadan basıp geçilebileceğini de pek anlamıyorum. Tatava yapmadan basıp geçtiğin oyun arkasından nasıl koşacaksın? Neye oy verdiğinin bile farkında mısın ki? Tatava yapmıyorsun çünkü, düşünmüyorsun, düşünmemeyi teşvik ediyorsun.

#basıpgeçmek için kendince mantıklı nedenler sıralayanlar da oldu. Ölmemek için dediler, eyvallah. O kadar ki bu #basgeç mevzusu sol(?) parti Genel Başkanı Kılıçdaroğlu bozkurt selamı da yaptı. AKP’ye karşı neredeyse güç birliği.

Ama tatava yapana uygulanan psikolojik şiddet nedir yahu? Suratınıza tatava yapma diye bağıranları mı istersiniz yoksa hemen son seçim anketlerine göre her ildeki en güçlü muhalefeti gösteren listeleri gözünüze sallayanları mı? Hele bir de ben basıp geçmeyeceğim arkadaş dediyseniz geçmiş olsun. Benim her gece rüyalarıma oy pusulaları giriyor bu yüzden.

Demokrasi böyle bir şey değil arkadaşlar. 2007’den beri insanlar #basgeç diye örgütleniyorlar, bir şey değişti mi?

Kürt özgürlük hareketinin siyasi ayağına bakalım mesela. Kürtler giremesin diye barajı yükselttiler, Kürtler şimdi meclisteler. Yıllar boyunca hem sokaklarda, hem mahkemelerde hem de siyasi arenada hak aradıkları için, tatava yaptıkları için meclisteler. Çok uzun sürdü, daha da sürecek ama daha güçlü sürecek.

Y kuşağının huyu bu, hemen her şey olsun istiyoruz ama olmuyor. Mücadele sadece sokaklarda ya da mahkemelerde sürmüyor, bilinçli siyaset de yapmak gerekiyor. Geçen sene Haziran’dan beri tohumlarını ekiyoruz özgürlük mücadelesinin, bunun meyvelerini de toplayacağız, ama bu hemen yarın olmak zorunda değil.

Biz Y kuşağına sesleniyorum, 2007’de ilk oyunu kullananlara: Bu sefer tatava yapsak ya beybiler? Tatava yapsak, bu seçimlerin yerel seçimler olduğunu hatırlatsak. Yerelde bize en çok hizmet edecek, taleplerimizi dinleyecek, fikirlerimizi soracak adaya oy vereceğimizi konuşsak. Yerel yönetimlerden ne beklediğimizi tartışsak? Şehirdeki haklarımızı konuşsak, öğrensek hep beraber? Sadece yarın için değil, on sene sonrası için de demokrasi temelini atmaya başlasak? Hani demiştik ya, bu daha başlangıç, mücadeleye devam.

Özgecan Kara