0

Gezi Sonrası Siyasetin Tribünler ile İmtihanı

Mayıs ayında gündeme gelen, “üniversiteler ve futbol tribünlerinde denetimin polise verilmesi” olarak bilinen değişikliğin Gezi sonrası nasıl bir düzenlemeye dönüşeceğini merakla bekliyoruz. Bekliyoruz fakat bu bekleme sürecinde hükümetin denetim ve güç alanını polis ile genişletme çabasına su taşıyan bazı söylemleri de işitiyoruz. Söylemler üniversiteler ile tribünlerden başlatılacak eylemliliklere, “Eylül Ayaklanmaları”na odaklanmış durumda. ODTÜ Ormanlığında başlayan direnişi bir tarafa koyarsak, “Eylül teorisyenleri”nin nasıl bir sosyal bir gerçekliğe haiz olduğu tartışılır, ayaklanmayı yalnızca medyadan ve sosyal medyadan temenni dolu bir dil ile örmeye zorladığı anlaşılır. Aynı kesimin üniversiteler ve tribünlerin özneleri ile nasıl bir iletişimde olduğunu, bu alanları eyleme nasıl dökeceklerini merak ederken, karşımıza yeni siyasetin uzak durduğu bir biçim olan, Gezi ruhu ile de alakası olmayan üstten-dışarıdan konuşmak muhatarası çıkıyor.
“Eylül Ayaklanması” beklentisinde olanlar ile bu süreci harekete geçirecek özneler arasında iletişim ağı medya mensuplarına, araştırmacılara, “sosyologlara” sıkışmış durumda. Ağın hareket noktası ise şimdilik Beşiktaş tribün grubu Çarşı ile sınırlı. Çarşı’nın ve tribünlerin politik alan açısından yarattığı alımlı hali, popülerliği ile de bezenince, gazetelerde, sosyal medyada Çarşı ile röportaj yapmak şimdiden ciddi bir enflasyonist birikim yarattı. İçerik olarak Çarşı eylemliliklerini, politik rolünü anlamak ve algılamaktan çok Eylül’e dair bir ipucu yakalama çabasında görülen bu röportajlar; kimi yerlerde “isimsiz “kahramanlarla”, kimi yerlerde de tribünlerde hiç de tanınmayan kişilerin söylemlerine yer veriyor. Ortaklaşılan nokta ise yıllardır barut fıçısı haline gelmiş olan tribünlerin henüz lig başlamadan felaket senaryolarına aktör olması. “Çarşı epey karışacak” gibi başlıklara, tribün liderleri arasındaki anlaşmazlıklara, tribüne siyaset karışır/karışmaz iddialarına, sansasyonelleştirici bir dil ile yaklaşılıyor. Sorularda da bu ortak çabaya şahit oluyoruz. Mayıs ayında, Gezi öncesinde harekete geçen hükümet muhtemeldir ki bu dili de fırsat bilip, “siyasal” slogan, pankart, afiş gibi yasaklar ile ilk denetim planını yürürlüğe koyuyor.
SİYASETİN TRİBÜNÜ İLE TRİBÜNLERİN SİYASETİ
 
“Tribünlere siyaset bulaştırmayalım” sözü yıllardır ısıtılarak önümüze konuldu. Gezi ile yeniden gündeme gelen bu söz, aleni bir samimiyetsizliğin ürünü. Siyasilerin futbol kulüpleri içerisinde yer almasından tutalım da, tribünlerde yer alan şoven, milliyetçi söylemlere kadar aslında futbol baştan aşağıya siyaset dolu!
Önce devlet eliyle şekillendirilen futbol kulüplerine bakalım; PKK ile süren savaşın yarattığı baskı ortamını futbol ile yatıştırmaya çalışan 1992 yılı döneminin OHAL valilikleri Vanspor’a, Erzurumspor’a, Siirt Jetpa Spor’a her şartta destek verirken, Diyarbakırspor’un kaderi onlarla aynı olmamıştır. Yeşil-kırmızı renkleri ile “tehlikeli görülen” Diyabakırspor’un yöneticilerinin belirlenmesi dahi valilik müdahalelerine bakar. Kürtler için bir halk takımı olarak görülen Amed’in takımı, gittiği her yerde baskı, şiddet ve “PKK Dışarı” sloganları ile karşılaşır. Şunu da belirtmekte yarar var; Çarşı’nın yer aldığı Beşiktaş tribünlerinde dahi maç öncesi tribüne çağırılan Diyarbakırspor, maçta ciddi bir mücadele verip, bir puan koparınca maçın sonunda yine aynı sloganla uğurlanır.
Türkiye Milli Takımının maçları öncesinde ve sonrasında gazete manşetlerine bakalım; gazeteler adeta ırkçı-milliyetçi manşet atma yarışına girer. Beşiktaş’ın, Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın Avrupa maçlarına bakalım; Marşlar ve bayrak tribünlerin temel sembollerindedir; her gol sonrası tribünü kaplayan bir Türk bayrağı “Vatan Bölünmez” sloganları ile açılır. Fenerbahçe taraftarları kulüp ile ortak bir organizasyon yaparak Panathinaikos maçında “Since 1453 İstanbul” kareografisi yapar.
Susurluk kazası sonrası derin devlet ile olan ilişkileri de açığa çıkan, eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın Fatih Terim ile olan yakın ilişkileri, Fikret Orman’ın cezaevinde Ağar’ı ziyaret etmesi de siyaset-futbol ilişkisinin ahvalini anlatır vaziyette. Milli takımın 1997’de Hollanda ile oynadığı grup eleme maçı sonrasında açılan devasa Türk bayrağı nasıl bir siyasi ilişkiler ağının örtülmek istendiğinin özetidir.
Futbolda siyaset biter mi sandınız? Hrant Dink cinayeti sonrasında tribünlerde yer alan beyaz bereliler, Elazığspor’un alakasız bir maçta “Ermeni Malatya” sloganları atması, Trabzon’da bir futbol kulübünün adının Trabzon Rum İmparatorluğuna son verilen tarih “1461” olması ve son olarak Trabzonspor Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun 46. yıl etkinliklerinde “Trabzonspor Rum takımı mı? Ermeni takımı mı?” sözleri… “Siyasetin tribünü” yıllardır milliyetçi-şovenist politikalar ile bu boyutlara geldi-getirildi.
Tribünlerin siyasetine, kendi dinamiğiyle gelişen, dışarıdan manipülatif, çarpık bir toplumsal yapı ilişkisinden doğmayan, tribünün kendi yaratıcılık alanına münhasır halden baktığımızda ise doğrudan futbolu ya da tribünleri ilgilendiren bir siyaset olmadıkça partileri, hükümeti ya da muhalefeti hedef alan bir siyasete girilmediğini, daha reel-politik bir denge içerisinde söylem oluşturulduğunu görüyoruz. Örneğin; “Sandıkta Görüşürüz Mesut Bey” pankartı açılırken, Fenerbahçe taraftarının Mesut Yılmaz ile Galatasaray ilişkisine gönderme yapmayı çabaladığını biliyoruz. Zira Beşiktaş tribünlerinde de bir siyasi aktörü hedef alan politik emareye rastlamak güçtür. Kısacası; şeytan taşlamaya çalışmayan, güncel olayları hedef alan, politik göndermeleri de bu çerçevede organize eden bir tribün grubundan söz etmek mümkün. Türkiye şartlarında, popüler bir futbol kulübünün politik eyleme girişen yegâne popüler tribün grubu Çarşı, tribün müdavimlerince aslında ne olduğu ve ne olmadığı bilinen bir grup. Çarşı, politik duruşunu siyasal çekişmeler üzerine kurmamış, tribündeki “karşıt görüşler” meselesini kendi potasında eritebilmiş, partiler ya da akımlar üzerinden bir söylem geliştirmemiş, “sivil toplum hareketi”, “toplumsal duyarlılığı tribünlere taşıyan grup” olarak görülmekteyken, Gezi sürecinde ve sonrasında adeta muhalif bir güç odağı haline getirildi. Çarşı’daki eyleyiciliğin anonim karşılığı görülmeksizin bazı isimler üzerinde durulmaya çalışıldı. Böyle bir çabanın Çarşı’ya yüklenen toplumsal hareket halinden çok hükümet karşıtlığını tribünlere yaymak, Çarşı’yı ve futbol tribünlerini bu minvalde öne çıkartmak olduğunu sahi söyleyenler var. Böyle olunca, muhafazakâr, AKP’li veyahut Gezi ile öyle ya da böyle mesafeli olan Çarşı mensupları ile Gezi’yi destekleyenler arasında da bir gerilim oluşuyor. Çarşı’dan hükümet karşıtı sloganlar beklemek, şahıslara yönelik bir protesto beklemek bunca yıldır biriken taraftar politikliğine aykırı bir durum. Tribünlerdeki siyasal-politik duruşu hükümet karşıtlığına indirgemek ile Gezi’yi aynı anlamda darlaştırmak, belirli özneleri birbirine karşı kutuplaştırmaktan öteye geçemiyor.
 
TRİBÜNCÜLÜK MÜ, POLİTİK EYLEMCİLİK Mİ?
Tribünlerdeki, taraftar gruplarındaki kutuplaşma dilinin ilk nüveleri ortaya çıkmaya başladı bile. Beşiktaş tribünlerinin yıllardır amigoluğunu üstlenen Alen Markaryan’ın “Çarşı Gezi’de olmamalıydı” çıkışı üzerine bir linç kampanyası başlatıldı. Twitter’da hakarete varan ifadeler, forumlarda ise hayal kırıklıklarının yazıya dökülüşü yer alıyor. Bu alanlardaki çoğunluk Alen’in görüşünü anlamaya değil, karşı çıkmaya ve Alen’i itibarsızlaştırmaya yöneliyor. Tribün bir kamusal alan ise, oradan çıkacak her görüşün farklı olmasını da kabullenebilmek, “olmamalıydı” demenin kendi içerisinde taşıdığı anlamı da görebilmek gerekir. Tribünlerdeki farklı görüşlerin bir arada olma halinin, tek tek farklı yaşamlardan, farklı düzlemlerden gelenlerin en çok da birbirini anlamaya, temas etmeye ihtiyacı varken, suni bir ayrışmanın kimseye bir yarar getirmeyeceği aşikâr. Bir hafta “Madımak”, başka bir hafta “İyi ki doğdun Ya Resulullah” pankartının açıldığı bir tribün, bunca hassas dengenin kutuplaşma ile nasıl dağılacağının tehlikesini de içerisinde barındırıyor.
Geçtiğimiz günlerde “1453 Kartalları” isimli bir grubun ortaya çıkması, Gezi sonrası muhalif tribünlere bir emniyet supabı ihtiyacını karşılamış olsa gerek. Popülerlik çabaları ve fırsatçılıkları ise cabası… Bu kişiler sosyal medyada “AKP’nin adamları”, “Kazlıçeşme mitingine sahte Çarşı ile katılanlar” olarak tanımlansalar da, göründüğü kadar güdümlü ve “organik taraftar” değiller. Önceden de Beşiktaş tribünlerinde bireysel olarak yer alan, bir örgütlenme çabasına girmemiş bireylerin, Gezi sonrası bir anda “1453 Kartalları” ismiyle ortaya çıkmaları muhalif tribün oluşumlarına bir cevap, medyaya ve siyasal alana bir gönderme taşıyor. Muhaliflere cevap; “sadece solcular tribünde değil”, medyaya ve siyasal alana gönderme ise; “kambersiz düğün olmaz” anlamında denilebilir. Zat-ı muhteremlerin “milliyetçi ve muhafazakâr tribüncüler” olarak görünme çabaları, tribünün politik mecra olarak görülmesiyle de doğrudan ilişkili. Ancak bu ilişkiyi inkâr edip, “Siyasetini Evinde Yap” pankartları taşımaları eğer ironi barındırmıyorsa oldukça gülünç oluyor. Tek amaçlarının siyasal bir konum belirtmek ve “biz de buradayız” demek olduğu bariz anlaşılıyor. Siyaseti inkâr hallerinin taşıdığı anlam ise futbolun afyon olarak sürmesini istemekten de başka bir şey değil. Bunun kimlerin işine geldiğini söylemeye hacet yok.
Sonuç olarak, futbolu afyon olarak görmek isteyenlerin nasıl bir hayal-i hail’e kapıldıklarını bir kenara bırakırsak, tribün yaratıcılığıyla söz söyleyecek, politik eylem alanı oluşturacak olanlar elbette muhalif kesimlerden oluşacak. Bu durum kimseyi şaşırtmasa da, birilerinin işine gelmeyeceğinden bariz engeller hâsıl olabilir. Gezi’den sonra tribünlere gelmek, burayı bir politik eylem alanı olarak görmek, tribünde konumlanmak anlaşılır ve değerli bir çaba. Fakat bunu yaparken, yıllardır orada olanların da hassasiyetlerini göz önünde bulundurmak, elmanın elmalığını ölçmeye çalışmamak gibi, tribüne yeni bir form taşımamak gerekiyor. Aksi bir durumda tribün atmosferinden uzak, ilişkiler ağını anlamadan girişilecek eylemler beklenmeyen zıtlaşmaları yaratabilir. Velhasıl kelam, yıllardır futbol afyon, tribünler lümpen, tribüncüler serseri görülürken, bir anda “tribün eylemcileri” misyonuyla yaratılacak enerji tehlikeli olabilir. Çarşı, böyle bir misyon ile hareket etmemişti. Tribündeki yaratıcılık alanı ile gündeme gelmişti. Ve bu yaratıcılığı Gezi sürecine taşımıştı. Tribünlerden “Eylül Ayaklanması” beklemek, ilişkileri bu minvalde ilerletmek acemi bir ittifak zorlaması gibi gözüküyor. Belki zorlamanın ötesine geçip, yıllardır aynı tribünde birlikte tezahürat edilen, Gezi’ye bir şekilde uzak durmuş kişilere Gezi’yi anlatabilmek, belki de tribünlerin ortak sorunu olan “orantısız gücün” geldiği noktayı vurgulamak, bu vurguyu tribünlerin kendi yaratıcılık alanları ve kendi dilleri ile anlatmaya çalışmak gerekiyor.
Yazar: Halil İbrahim Gürel
Not: Bu yazı ilk Birikim dergisi Eylül 2013 sayısında yayınlanmıştır: http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=1025&makale=Gezi+Sonras%FD+Siyasetin+Trib%FCnler+ile+%DDmtihan%FD

		
Reklamlar
0

Call for Peace – Barış çağrısı

 Türkiye Genç Yeşilleri’nden Avrupa Genç Yeşil organizasyonlarına barış için birleşme çağrısı

Call from Young Greens of Turkey to European young green organizations to unite for peace in Syria

 fft64_mf1149586

 

Dear Green Friends,

We are writing this letter in order to share our concerns and hopes about Syria with you.

We have been standing together for many causes for a long time. We have similar hopes, dreams, fears, sadness. We shared a lot. We are learning together to fight against any kind of discrimination and violations of human and nature rights. As one young green from Turkey says “we shit to the same hole with you”, what else is needed for being a big green family?

Now, we are urgently feeling the need of standing up again to raise our voices for peace in the world! To make our voices heard, we need YOU! We believe that there is no place for wars or tolerance towards any kinds of military interventions in green ideology. We are saying that we will not be like the politicians of the day. We will never ever say yes to any kind of violence. We will not be the victim of revenge game between big brothers of today’s world and we will not let them to drag Syrian people (and us) into their bloody game.

Nowadays, we are feeling same again as we have been feeling 10 years ago in Iraq. While United States is insisting again on humanitarian MILITARY intervention in Syria, we are now shouting more loudly: We don’t believe your “humanitarian” reasons and we will NOT let you drag the world into another war again. Stopping the violence in Syria can not be done with a military intervention. Violence can not be stopped with violence. War against war (or terrorism) is a contradiction by its definition.

We as Young Greens of Turkey, telling that another way is possible to end up this conflict. We should insist and never give up to tell about the third option: urgent cease fire and starting peace negotiations. We should create a pressure on our governments for being part of these constructive approach, NOT the war. We are not away from reality while claiming that violence or war will stop suddenly with this kind approach but this is a start. If interventions are a must logistic, diplomatic and economical interventions should be a start.

Let’s say one more time all together a big NO to military intervention in Syria and start pushing for a real peace solution approach.

With peace and love

Genç Yeşiller

 

Sevgili Yeşil Dostlar,

Bu mektubu Suriye ile ilgili endişe ve umutlarımızı sizinle paylaşmak için yazıyoruz.

Uzun zamandır birlikte birçok konuda mücadele verdik, yanyana durduk. Benzer umutları, hayalleri, korkuları ve üzüntüleri olan kimseler olarak çok şey paylaştık. Hep birlikte insan ve doğa haklarına karşı yapılan her türlü ayrımcılığa ve şiddete karşı mücadele ediyoruz. İçimizden birinin dediği gibi “ birlikte aynı deliğe bile s.çtık”, büyük yeşil bir aile olmak için bundan daha fazlasına ihtiyaç var mı?

Bugünlerde ise seslerimizi dünya barışı için birleştirmemiz gerektiği hissindeyiz. Sesimizin duyulabilmesi için size ihtiyacımız var. İnanıyoruz ki, Yeşil Düşüncede hiçbir savaş ve askeri müdahaleye karşı tolerans olamaz. Bugünün politikacıları gibi olmayacağız, şiddetin hiçbir türlüsüne rıza göstermeyeceğiz. Bugünün büyük güçlerinin arasındaki intikam oyunlarının bir parçası olmayacağız ve Suriyeli sivillerin (ve bizim) bedenlerini kanlı oyunlarına alet etmeyeceğiz.

Bugünlerde 10 yıl önce Irak için hissettiğimiz duyguların benzerlerini hissediyoruz. Amerika Suriye barışı için askeri müdahaleden bahsediyorken, bu sefer daha yüksek sesle: “İnsancıl sebeplerinize inanmıyoruz ve dünyayı yeniden savaşa sürüklemenize izin vermiyoruz.” Suriye’deki şiddet askeri müdahale ile durdurulamaz. Şiddet, şiddet ile durdurulamaz. Savaşa karşı savaş kendi içinde çelişen bir durum.

Bizler Türkiyeli Genç Yeşiller olarak, başka bir çözüm mümkün diyoruz. Israrla ve usanmadan üçüncü bir seçenek olduğunu söylüyoruz: Acilen ateşkes ilan edilmeli ve barış görüşmeleri başlatılmalıdır. Hükümetlerimizin savaştan yana değil, bu yapıcı tavırdan yana olmaları için baskı oluşturmalıyız. Bu yaklaşım ile savaşların biteceğini söyleyecek kadar naif değiliz ama bunun bir başlangıç olduğunu düşünüyoruz. Eğer müdahale şart ise; mantıklı, diplomatik ve ekonomik müdahaleler bir başlangıç olmalı.

Barış ve sevgiyle

Genç Yeşiller

 

0

Kent Kır ve AKP’nin Otoban Çevreciliği

Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in “gelecek kırsaldadır” açıklaması kafa karıştırmıştı (http://t24.com.tr/haber/idris-naim-sahin-gelecek-gene-koydedir-kirsaldadir/214637). Nihayetinde, her fırsatta kullanılan biber gazının organik olduğunu iddia edebilen,  yine de halefi nedeniyle mumla aradığımız eski bakanın, bu, bir kısım futuristin de mutabık olduğu öngörüsünü paylaşıyor olmaktan hoşnut mu olmalıydık? Yani özetle kafamızda beliren soru şuydu: Kırsal hayatı olabildiğine kuşatan AKP’nin politikalarında kısa vadede bir değişiklik gözlemlenebilecek miydi?

Cevabı herkes biliyor. Şehrin göbeğinde kalan en son yeşil parçasını dahi bir çırpıda gözden çıkarabilen bir merkezi otorite için kırsal hayat, aslında hiç önemli olamadı. Aksine doğal hayatı bozmak  ve küresel iklim değişikliğine azami katkıyı sağlamak için gösterdiği üstün çaba, Doha’da düzenlenen Birleşmiş Milletler 18. Taraflar Konferansının 2. gününde alınan “günün fosili” ödülüyle payelendirilmişti. 2012 yılını kömür yılı ilan eden hükümet, 1990-2010 yılları arasında nispi olarak sera gazı salınımlarını en fazla arttıran ülke olmamıza rağmen, iklim değişikliği ile mücadele için kurulmuş uluslararası fonlardan fazla fazla talep etmeden de duramadı (http://www.yesilgazete.org/blog/2012/11/27/son-dakika-turkiyeye-muhtesem-odul/). Bu üstün çabanın neticesinde ise geçtiğimiz günlerde, Milli Eğitim müfredatında iklim değişikliğinin kendisine yer bulacağını öğrenerek rahatladık. İklim değişikliği gerçeğinin nasıl yer alacağını bilmesek de AKP’nin çevre politikalarından hareketle konunun ele alışında şu özden pek sapılmayacağını düşünüyoruz: “Orda bir iklim var uzakta…”

Sonuçta AKP kendisini gerçek çevreci olarak takdim ederken verdiği birkaç örnekte, Tayyip Erdoğanın İstanbul belediye başkanlığı yaptığı dönemde Istranca’da yapılan ağaçlandırmadan (yaşımız genç, doğrudur Allah Razı olsun), zaruri bir altyapı yatırım olan İstanbul şehir şebekesine su getirilmesinden, cazibe merkezi haline getirilen ve bir adet daha AVM’nin kondurulacağı Haliç’in temizlenmesinden ve 2 milyar ile 4 milyar arasında muhtelif rakamlarla sabit bir fidan dikiminden bahsediliyor.

AKP’nin ağaç dikmek konusunda en birinci olduğu doğrudur, aksi düşünülemez. Nitekim Gezi sürecinin başlarında AKP hükümetinin Orman Bakanından duyulan  “her kestiğimiz yerine, beş dikeriz” sözü (bir yerde AKP’nin çevre mottosu) bu oynak hesaplamaların sağlaması olarak anlaşılabilir. Ağaç dikmek çevrecilik midir? Aslında ardı arkası gelmeyen ekolojik katliamların üzerine yapıldığında dahi, yaşadığı dünyayı gördüğü kadarıyla, çevresiyle sınırlandıran gözlerde böyle izlenim yaratılması mümkün. Halihazırda polis tarafından kuşatılan, yapay çimler ve güllerle doldurulduğu duyduğumuz Gezi Parkının son durumu da AKP’nin çevre algısını özetliyor: Önce ağaçlara sarılanları tekmeleyip indirmek, ardından diplerini güllerle doldurarak gölgelerinde oturup kalkmayı, serinleyip kitap okumayı imkansız hale getirmek… Çevreyi imaja, görülen bir dizi yeşile indirgemek de haliyle doğanın bir fiil yaşayan, en küçük biriminde bile insan yapımı tasarımlardan (diyelim ki uluslar arası hisse senedi piyasası) daha zengin bir çeşitlilikle örgütlendiğini, hayatın kendisi olduğunu kavramamayı, çevrenin sipariş fidanlarla, yapay çimlerin üzerindeki rekreasyon alanlarıyla (sıklıkla HES göletlerinin etrafında bulunurlar) nakliye edilebilir bir platform olduğunu zannetmeyi içeriyor olabilir. Bu elbette AKP’nin çevrecilik olarak sattığı ekolojik kıyımları, en saf şekliyle değerlendirmek olacaktır. Zira İnsanı eşref-i mahluk, doğayı da onun hizmetine sunulan sonsuz, fethedilmesi gereken  bir “şey” olarak algılamak sadece AKP’nin düşün dünyasında değil, modern olarak addedilen bütün düşünce akımlarının hemen hepsinde baskın damarı oluşturuyor. Kendimize betondan sahneler örüp, doğa tarafından rahatsız edilmeden oyunumuzu oynuyoruz. Can sıkıcı olan ise sahne yetmiyor, durmadan büyümeli ve malzeme de geciktirmeden, işgal altındaki doğadan temin etmeli…

 

Peki Neden Böyle?

Yani AKP neden eko-kıyım oburu? Bence cevabı iki yerde aramalı: 1)AKP’nin meşhur TOKİ vasıtasıyla yürüttüğü iskan politikası ile Makro Ekonomik göstergeler arasındaki rabıta (özellikle kamu harcamaları) 2)Tayyip Erdoğanın vatandaşlar üzerindeki kurduğu siyasal hegemonya ile yetinemeyip, doğal hayatı da tahakküm altına alma arzusu.  

Birinci sebebi meclis tatile girmeden görüşülmesi, AKP sıralarından kurulu kasnak düzeneğiyle kalkacak kollarla Cumhurbaşkanlığı noterliğine iletilmesi muhtemel, Orman Kanunun 24. maddesine ek 10.maddede görmek mümkün. Buna göre bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında hiçbir yarar görülmeyen, tarım alanına da dönüşmesi uygun olmayan yerlerin Bakanlar Kurulu tarafından tespit edilen usul ve esaslara göre, afet riski taşıyan bölgelerde yaşayanların iskanına açılması. Bakanlar Kurulu’un herhangi bir yere orman yakışmadığına karar vermesi ardından, alanın iskana açılması, daha merkezi olacağı sezinlenebilen arazinin kullanım değerinin tasasız bir şekilde açığa çıkarılması: tipik kentsel dönüşüm söylemi olan afet riskinin ardına, baş ağrısı çekilmeden dikelecek toki bloklarını (kamu harcamalarını) ekleyin… Bu izleği 2012 yılının son çeyreğindeki bir iki büyüme verisiyle okuduğumuzda daha net bir resim bulabiliriz: Bu dönemdeki büyüme bir sene öncesine göre %1.4’de kalırken, özel yatırımlar %9.2 düşmüş, kamu yatırımlarındaki artış ise %21.4 olarak gerçekleşmiş. Böylesine büyük bir artış (çok büyük bir kısmının inşaat olduğuna kuşku yok) makroekonomik göstergeleri sağlıklı tutabilmiş. Tayyip Erdoğan’ın “ülkemi bir şantiyeye çevirmekten gurur duyarım,” veya buna benzer bir cümle kurduğuna hatırlıyorum. Önümüzdeki yıllarda piyasada azalacak dolar miktarını da düşünerek, devletin bir müteahhitlik firmasına dönüşmesinden endişeliyim. Zira bu mantık bir kısır döngüyü besleyebilir: birey-toki-kredi piramidi insanların daha zor koşullarda borçlandığı bir sistem olarak kendini devam ettirirken, korkarım TOKİ’den sonra hayatı hayal etmek ütopik sayılacak.

İkinci önermeye gelince… AKP’nin Gezi’de tosladığı duvarlardan pek çok benzerine HES mücadelelerinde de karşılaşıyor olduğunu unutmamak lazım. AKP, nehirlerini sermayeye satmak istemeyen yerel halkla verdiği mücadeleler esnasında çareyi -biber gazıyla birlikte- meclisteki çoğunluğunda bulduğunu sandı, ve “Tabiatı ve Biyo-Çeşitlilği Koruma Kanunu” gibi akıllara ziyan bir yasa tasarısını gündeme aldı. Yasanın genel kurulun gündemine geldiği bu günlerle Gezideki patlamanın zamanlamasının ilahi bir örtüşmenin sonucu olduğunu düşünmeden edemiyorum. Zira yasa, milli parkları, sit alanlarını “üstün kamu yararı” gibi bir kavramın maskesi altında (Çevre ve Şehircilik Bakanlığının tek başına vererek kimseye danışmak zorunda olmayacağı bir karar) sermayeye açarak, Çoruh Nehrinde veya Loç ve Solaklı Vadisinde yaşanılan sıkıntıları, İkizdere’deki 26 adet HES projesi hayata geçirilecekken yaşatmayacaktı. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin ilk eyleminde kendine konu ettiği, ve “Tabiatı bu yasadan kim koruyacak?” diye sorduğu yasayı, Gezi Ruhunun göğüsleyeceğini ümit ediyorum. Yasa şimdilik gündemden çıkartıldı. Ancak mücadelenin henüz başladığını bilmekte fayda var. Önümüzdeki günlerde tasarı tekrar gündeme gelecektir, hazırlıklı olmalıyız.

Tayyip Erdoğan’ın hegemonya arayışının kırsala kaymasının ve AKP’nin sağlıklı ürün kaygısı gütmeksizin (bkz:GDO’lu priç ithali), endüstriyel bir ölçek ekonomisi meselesinden ötede değerlendirdiğini zannetmediğim  tarım politikalarının ortaya çıkardığı sonucun, kırsal hayatı mümkün mertebe seyreltmek olduğunu düşünüyorum. Zira  kentte TOKİ var ve kentsel dönüşümlere rağmen sistemin içerisine sokulacak hane adedi de belli. TOKİ halihazırda HES projeleri için evinden ettiği kimselere yöre mimarisinden esintiler taşıyan tahta şeritli beton evler yapabiliyor. Ama Orman Kanununun öngördüğü değişiklikler düşünüldüğünde AKP’nin iskan politikasının “Bu daha başlangıç mücadeleye devam,” izlenimi yarattığı söylenebilir (http://www.bianet.org/bianet/siyaset/147912-gezi-parki-neden-agaclandiriliyor).  Anadolu’da kırsalı kendine yaşam alanı edinmiş toplulukların ürettiği kültürel çeşitlilik, biyolojik çeşitlilikten ileri geliyor olsa gerek. Tayyip Erdoğan kendisine bunu dert etmiyor, ancak gözden kaçırdığı nokta, aslında bu meselenin onun değil, torununun ve daha sonra gelecek kuşakların meselesi olduğu. Dünyanın belli bir biyo-kapasitesi var ve biz onu son raddesine kadar zorladık. Yani bu masum çevreci kardeş sizi uyarıyor sayın Başbakan, sahne aşırı betondan çökmekte. Sizden sonra gelecek olanlara kalıntılardan başka bir şey bırakın. Memleketin biyo-çeşitliliğine kıymayın, doğa koruyucu bir çevreci olun, ükenin tamamının güneş gördüğü şu yaz günü rızasına nükleeri bir daha düşünün ve iklim konusunda biz işsiz, boş beleş ekolojistlere inanmıyorsanız Başkan Obama’ya kulak verin :”Şu anda iklim inkarcıları bile insan kaynaklı iklim değişikliğini kabul ediyor…”

 

                                                               Vahit Koray Kozacıoğlu

 

0

Turkish Spring ensues!

A week after the violent and inhumane dispersal of the Turkish masses leading to at least 4 deaths and 5000 casualties, Taksim square has been reclaimed once again yesterday by thousands of peaceful protesters who brought flowers to signify their commemoration of fellowmen who passed away demanding for a fair and more democratic Turkey. Such gesture reflects the small peoples’ fora held frequently in city parks since then through discussions about direct democratic tools and non-violent means to pursue the struggle.

Image
Having been invited to join one forum organised by young Socialists of Turkey, I could attest that it has been a very inclusive, empowering and democratic meeting. Agenda of the meeting and decisions were agreed upon in a consensual way. Among the Greens, a show of hands is a way towards participatory consultation and dialogue. In this picture, the masses waved their hands up to show agreement to the demands they have been fighting for. It was a zeal and emotional moment to be part of a peaceful movement which reminded me of the People Power back home in the Philippines in 1986, as a child, to overthrow a dictator.

Non-violent protests in Turkey are being fuelled by the principles of justice and peace. Feeding violence with more violence is unjust! Various sectors of the Turkish society which includes the youth, women, LGBTQI, democratic mass organizations, labor and professional organizations, progressive political parties, and civil society organisations in Turkey demand the following from the incumbent PM Erdogan: acknowledgement and respect of the right of people’s assembly and expression; banning the use of violence and weapons; the release of detained protesters e.g. students (most of which are Kurdish), journalists, lawyers, doctors, etc.; maintenance of Gezi Park as a public space; and to seek justice from various human rights violations and missing activists since Erdogan’s mandate.

Despite the peaceful assembly, flying flowers and silent standing protests ever since, the police state of Turkey responded through firing of water canons, gas grenades, tear-gas and the usual violent beating of people. Now who should rightfully be accused as the real terrorist? Are corporate greed and political power everything? While being trapped in a caféteria with fellow protesters since the police has been firing more tear-gas and gas grenades in the air, discussions and reflections kept on as more bloodshot-eyed fellows came in to likewise seek refuge.

Injustice has been repeating itself and we should not let it prevail! We have seen how the masses have united and reclaimed their basic human rights in Otpur, South Africa, Guatemala, Czechoslovakia, among others. Massive non-cooperation instead of violence and co-optation will render an authoritarian useless and powerless so let the struggle continue! Today, despite the uncertainties and risks of violent dispersal the Transgender group in Turkey will lead the march towards Taksim. Don’t be silenced nor scared!

Shenna Sanchez

Project Assistant at Federation of Young European Greens(FYEG)
Ecosprinter Board Member at FYEG

0

RESISTANCE

 

Image

#OCCUPYGEZI

This is an overall writing about #occupygezi movement which basically turn into not only anti-goverment but also anti-opposition (perhaps an anti movement towards almost every old political instution) protests in last 20 days. Experts claming that this movement have some resemblances with 68 movement in Europe which might be helpful for reader to give a meaning to what has been happening in first glance. Three huge public actions during last two years, and Erdogan’s suppresive policies with his offensive style should been mentioned to fully capture the path lead to these serious events.

#MyBodyMyDecision

Image

2012 was the year started with a horrible agony. On 28th of December 2011 Turkish Airforce bombed 35 of its citizens in Roboski. They claimed to be smuggling through Iraq border. Pundits said it was a path often used by PKK to attack outposts, and goverments announcement was no relief either. Despite statements about who ever responsible for this “mistake” will be prosecuted in shortest period, it was sadly destined to be another crucial case dissapeared in the halls of Ankara. While massaceres burden putting pressure on goverment, Erdogan did what he does best and changed the subject by the most contraversial tool possible: During his address –only couple of days after Roboski incident- he said: “…each abortion is a murder, each abortion is a Roboski I say.”

While conceiving Roboski as a murder, no one, not even the most careful columinsts about his ways of changing political agenda inside the country helped their selves writing about this statement, and suddenly woman body became main topic. While women murder ratio increase to scandalous propotions, his patriarchal discourse was repeadetly offensive, especially to feminists. Women make  #mybodymydecison trending topic and generated the first but not last well-attended action, which ignored by almost every network in mass media. Having over 40 thousand attandee in the middle of İstanbul, Kadıköy, action ignored by almost every network and newspaper, and the debate followed up by a new, more stirict bill regulates abortion. During this period, it was heard “…it is not your body” from Erdogan against the motto. Nowadays, he is still sadly trying to pull the public opinion to the subject of abortion.

#FreeInternet

Image

Taksim is the heart of Turkey when it comes to public actions. While Saturday Mothers (a group of women gathering every saturday, to reach out to someone about their missing sons, nephews etc. whom were lost under custody or during imprisonment… mothers’ effort putting a nice brief framework to history of human rights violations in Turkey) was continuing their watch, Taksim witnessed two other mass meeting during the period. Govement made its intentions clear about restraining Internet acsess with a newly established informatics instution. Not an outrage perhaps but a huge crowd full of youngsters raised their voices. They were on the streets because of a bill, which will affect their lives. “In a way Isn’t that politics?” perhaps politicians should have asked to themselves. Instead of doing so, this enormus also cheerful crowd ruled out in a glimpse, and their desire undermined by goverment spokesperson Bülent Arınç himself: “… of course some of these bizarre people will say don’t touch my Intenet Porn…” he said and create a lustful othering about this demand of freedom. AKP’s straid laced moral once again held the higher ground in their arguments. While Turkish State is the number one in the World to sue the “unfavourable” articles in Internet, disregarding freedom of experession on almost every platform, reducing the issue something sexual was typical for AKP. On the other side of this conservative state mechanism, suspects of sexual violations tolerated in almost every occasion (last example: four officals accused to rape a 16 year old in a province and released from custody in first trial) . Hypocrisy was one thing, but diminishing almost every demand of right in a second, was making Turkey and its young population one of the least happy country in the world.

#LeaveMyNeighbourAlone

While Erdogan rightly struggling againgst the gurdians of old status quo, he used another unlucky expression. A colluminst tried to  humiliate Erdogan’s voters with desperation and used the methapor of “men who itches his belly,” Erdogan used “the men who sleeps with their cats” in return. At the time nobody considered Erdogan as a man who hates animals (still nobody does, but during recent clashes at least 8 dogs, 63 cats, 1028 birds died because of overly used paper gas which usage of it seen  as a “right” for “his” police department by Prime Minister himself). A couple of years after, rumour of a legistlation growed another discontent amongst people. Bill was suggesting to carry away all the animals who live in streets to animal shelters. Istanbul roared against the plan and Taksim was full of people once again. This time goverment stepped back tough ıt couldn’t fully considered one, because it was only a draft bill proposed by some deputy from AKP. But once again, young people was on the streets with great numbers, who criticised to be apathetic and not political enough experienced a massive mobilisation in that high spirited crowd …

#OccupyGeziImage

In April 2013 Erdogan and his cabinet was in full speed. Despite growth was proportionally decrasing, compered to World conjocture it was proud times for Turkey. Despite dissapointments in manufacturing sector, banking was luring, and construction was roaring with goverment incentives: devouring rivers with hydroelectiric power plants, wiping out neighborhoods with the civic transformation… It was thought three more wonders needed to remark AKP, more accurately Tayyip Erdogan era: A gigantic mosque which will seen from almost every point around Bosphorus, third bridge which would hook up Europe and Asia to ease the traffic somehow (while there are no settlements around the personally selected location by Erdogan -during a helicopter flight- İstanbul will need another traffic jam to ease it) and a rebuild of a ancient barrack (build in 1780 and demolished in 1940)  which would stamp the heart of Istanbul, Taksim. All three projects have something in common: Trees have to go. Most drastically in bridge project, it is reported by ecologists that 2 million trees will be cut.. The last bio-reserves of İstanbul, called northern forests will be cut for a contraversial project only decided by the central goverment alone (thanks to a bill accepted in parliment a month ago, loses obligatory law check on projects causes ecological destruction)… Moreover Gezi Park should have been sacrificed in order to make a barrack which holds no memory among Istanbul residents, meanwhile Park holds last green area in downtown.

Image

During the groundbreaking ceromony of third bridge Erdogan was confident as always. Despite the set backs in his Syria policy, he spread some direct political massages to his followers and when it comes to Gezi Park debate he said :”..do whatever you like, we decided to make it there, even if you raise caine we will do Taksim Gunner Barracks.” This sentence pretty much sums up Turkish Democracy for last couple of years. While tension was escalating ongoing days he said: “…democracy is a transparent system,” well totally… It was crystal clear for an healty eye that Erdogan was making all the decisions in our democratic system. And everybody were pertty certain that he named the bridge : “ Sultan Yavuz Selim” whose name is a slap on the face for large Alevi (a religious order in Islam) communities all acroos the county. He is known for ordering massaceres onto Alevis to supress during the conflicts against Safevi Empire in 16th century.

It became an habit for Erdogan to insult citisens or politicians either embraces secular life style or different sects. During the talks about “reformation” of education system his statements about “desiring a religious descent” created another contraversy. Regulating almost prohibiting alchol usage, referring to some dogma almost every chance, while doing so applying a brutal neo-liberal agenda, ignoring industrial accidents, ending every march (espacially on 1st of May) by creating a funfair from paper sprey, showing no respect to freedom of speech and assembly, arresting journalists and lawyers and students (especially Kurdish ones), neglecting peace proccess with Kurds on and on…

“All of these for couple of trees?” constantly asks this question during his recent meetings with the threat of a counter mobilisation. After ordering two dawn police raids in a row to peaceful activists and turning the country into a freak show, after all of these our aswer is a sad NO… Hopefully, someday, we would have the chance to gather five percentage of this crowd for an ecological sensitivity, for that day we hope not  to resist police brutality.

EXPERIENCING DIRECT DEMOCRACYImageTo summarize latest situation, what is happening in Turkey is quite revolutionary so far. After learn to deal with police brutality, taking control of Taksim Gezi Park for 15 days, now young people spread out to almost every park in metropoles of Turkey,  experiencing direct democracy (see the picture above, should be familiar to all young greens 🙂 ) with open forums in order to figure a way to build something from this movement despite the ongoing witch hunt alike prosecutions. We proudly hail every community who seeks freedom and democracy. 

 

         EVERYWHERE TAKSİM EVERYWHERE RESISTANCE

 

Kenar
0

Joint press release: End the police violence in Turkey now

 
 
Keywords 

 

Turkish Greens and Left for The Future Party, European Greens, Young Greens of Turkey and the Federation of Young European Greens demand the end of violence in Turkey.

After the heavy use of violence against peaceful protestors the Turkish Greens, the European Green Party (EGP), the Young Greens of Turkey and the Federation of Young European Greens (FYEG) demand an immediate cease of police brutality in Turkey.

Sevil Turan, Co-Spokesperson of the Turkish Greens and Left For the Future Party reports from the protests: “Riot police brutally evicted protesters from Taksim Square with tear gas and water cannons. Excessive and indiscriminate violence was used against peaceful protesters of all ages. The streets of Istanbul have become dangerous. Thousands of people have been injured and several have died. We call upon Erdogan to immediately stop the violence.” 

 

We stand in solidarity with our Green friends in Turkey."“We stand in solidarity with our Green friends in Turkey.”

Reinhard Bütikofer, Co-Chair of the European Green Party states: “We call on Prime Minister Erdogan to guarantee the demonstrators’ right to freedom of speech and assembly, to free all protesters unlawfully taken into custody and stop the use of brutal force against peaceful protestors. The recent violence in Turkey is an undemocratic act. The European Greens stand in solidarity with their Green friends in Turkey”

Onur Fidangül from the Young Greens of Turkey says:  ” Almost all of the international conventions that Turkey has been a party to regarding human rights have been breached. Everyone attended to the Gezi Park resistance in more than 60 cities has been accused of being a terrorist by Egemen Bağış, Minister of EU Affairs . But, not only protestors – he also accuses lawyers who are helping people taken into custody, volunteer doctors who are helping injured parties, and reporters who have been taken into custody. To stop this dangerous precedent, we need our international friends to show solidarity and increase pressure on the government to stop these actions.”

Ingrid Nyman, Co-Spokesperson of FYEG states: “The original demands about Gezi Park must not be forgotten. This is the only remaining green spot in downtown Istanbul and is an important public good that must be protected from commercial interests.”

Michael Bloss, Co-Spokesperson of FYEG adds: “We support our Turkish sister organisation and call for the immediate implementation of the protesters’ four demands: To stop police violence, to end the pressure on Turkish media, to allow doctors to help injured protesters, and to fully investigate any allegations of unlawful actions by the authorities.”

News type